Düğünlerimiz PDF Yazdır e-Posta
EKREM EROĞLU tarafından yazıldı   
Pazar, 29 Mart 2015 14:32


Halkımızı en çok sevindiren, birleştiren, birbirlerine bağ- layan, eski adet ve töreleri ayakta tutan bir manevi harçtır düğün-lerimiz. Günümüze kadar bazı adetleri yapılamıyor olsa da büyük bir kültür zenginliğimizdir. Düğünlerin ilk ayağı kız istemeyle başlar.

Kız isteme:

Kız ve oğlan birbirlerini görmeden, onların görüş ve kararları alınmadan, aracıların tavsiyeleri, ana babaların kararıyla “Allah’ın emri,  Peygamber’in kavli ile, kızınız......yı, oğlumuz.......ya istemeye geldik, sizler de uygun görürseniz hısım olmayı arzu ediyoruz” denilir. Kız evi biraz düşünmek için gün ister. Gönlü varsa öbür gelmeye söz kesilerek, altın takılır. Bu işe “ altın takma, veyahut yağlık bağlama” denilir.

            Yüzük takma:

Altın takmanın hemen ardından yakınları ve yakın komşularıyla birlikte kız evine gidilerek yüzük takma adeti yerine getirilir. Bunda erkek tarafı acil olan giyim kuşam, sandık içi denilen şeyler gibi ihtiyaçları giderir ve  nişan yüzüğünü takarlar. Yenilir, içilir sohbetler yapılır ve kadınlar ayrı bir odada oyunlar oynarlar.

            Nişan merasimi:

            Münasip ve müsait bir zamanda da her iki tarafın rızasıyla nişan merasimi düzenlenir ki sadece bayrağı ve gelini olmayan bir düğündür adeta... Masraflar düğüne yapılan kadar olur. En sonunda da düğünle neticelenir. Yağlık bağlamadan düğüne kadar geçen süre içerisinde ayrıca yılbaşında, hıdırellez ve bayramlarda, “bayram-calık” adı altında birer masraf görerek kız evine gidilir. Burada şu yorumu yapmadan geçemeyeceğiz.

İslam dini, tarafların birbirlerini görerek tanıyarak evlen-melerini isterken ebeveynlerin danışmadan gençlerin adına karar vermeleri, ne yanlış bir tutum değil mi? Diğer bir yanlışlık da insan-larımız fakrû  zaruret içerisinde yaşarken, dinimiz de “kolaylaştırın, zorlaştırmayın” derken bunca gereksiz uygulamaları yaparak, yaşantılarını kendi elleriyle zora sokmalarıdır... “Eh kendi düşen ağlamazmış” diyoruz.

            Yas alma (Taziye):

Düğüne karar verende, önce yakında ölenlerin evlerine gidilir ve birer başsağlığı dilenir. Bu, o aileden özür dileme ve izin alma anlamına gelir. Her aile meseleye olumlu bakar. Bu milletimizin al- çak gönüllülüğü ve dostluğu pekiştiren bir adeti ve davranışı olarak bizlere bıraktığı güzel bir mirasıdır.

            Çeyiz serme:

            Düğüne karar verildikten sonra kız evi sandık içi dediğimiz gelin kızın yapmış olduğu her türlü el işi ve göz nuru denilen eserini bir odada sergiler. Yakınları, arkadaşları ve komşularının beğenisine sunar ve gezilip görülür.

            Bayrak yemeği:

Düğün tarihinden sonra davet edilecek kişilere verilmek üzere birer misafir şekeri dağıtılır. Buna “okuntu” denir. Şimdilerin davetiyesi yerine geçer. Konu komşu toplanıp her iki tarafta da düğün için yeterince yufka ekmeği yapılır. Cuma günü namazdan önce camide bir şerbet içirilir ve topluca köylülerden başsağlığı dilenir. Namazdan sonra tüm komşuları, düğün sahibi bayrak yemeğine (bayrak kaldırmaya) davet eder.

Hep birlikte oğlan evine gelen bu insanlar topluca kıbleye dönerler. Bir kağnı boyunduruğuna biri yeşil veya beyaz, diğeride bayrağımız olmak üzere iki bayrak hazırlanmıştır. Bayrağı öne ve yükseğe alarak hocanın duasıyla dualanır, davulcunun çomağı vurmasıyla da düğün başlar bayrak kaşa dikilir, yemekler yenerek  düğün resmen başlamış olur. Buna “bayrak kaldırma” denir. Konu komşu düğün evine mübârekeye (hayırlı olsuna), akrabalık, arkadaş-lık ve güç durumuna göre; davar, tavuk, culuk(hindi),kaz veya çeşitli yiyeceklerden oluşan hediyelerle giderler. Davar veya sığır kesilmiş, kadın aşçılar yemeklerini pişirmişler, her türlü tedbir alınmış olarak, yani sağdıç ve kahveci/çaycı belirlenmiş, düğün kâhyası görevlen- dirilmiş, yengeler seçilmiş, misafirlerin kalacakları evler hazır- lanmıştır. Eskiden düğünler Cuma’dan başladığından, çok yakını olan uzaktaki misafirler tâ perşembe gününden itibaren geldikleri için yatak sıkıntısı olurdu. Bunun için de düğün sahibi, akrabalardan hatta yakın köylerden yatak yorgan getirirdi. Düğün sahibinin sıkıntısı ve hizmetleri, bir organizeyle görev dağılımı yapılarak komşularca paylaşılırdı. Genelde düğün kahyası denen kişi, bu işleri ayarlamakla görevliydi.

Artık oyunlar ve halaylarla gençler coşar, silahlar atılır. Karşılıklı olarak “hayırlı olsun” demek için gidilip gelinirdi. Her- hangi bir tatsızlık çıkmaması için her iki tarafça gayret gösterilir, düğün boyunca olay olamasına azami titizlik gösterilirdi. Genelde de düğünlerimiz zaten sakin geçerdi.

 Nişan ve düğünlerde mutlaka davul zurna olur; kişilerin gücü nisbetinde at yarışları yapılır, güreşler tutulur, sinsinler oynanır ve köçek getirilirdi. (bunlar altmışlı yıllardan öncelere ait geleneklerdi)

Halaylar:

Dışarda erkekler tarafından oluşturulan bir grupça, davul zurna eşliğinde oynanır. Davul zurna eşliğindeki halaylarımızı çeken oyuncuların, baştaki ve sondakilerinin ellerinde birer mendil bulunur. Oyunun çeşidine ve çalgının havasına göre mendiller heyheyler eşliğinde sallanır. Eller birbirlerine kenetlenir, bazen bellerden, ba-zen de omuzlardan tutularak çeşitlerine göre çekilir. Kimi zaman da araya türküyle girilir ve bir çeşitlilik oluşturulurdu.

Halaylar kadınlar tarafından da pencerelerden veya kaşlardan seyredilirdi. Ağırlama, yanlama, üçayak, hopbarilam, çekirge gibi halay çeşitleriyle gençler kendi becerilerini ortaya dökerler herkesi kendilerine hayran bırakırlardı.

Bu güzel adetimiz şimdilerde unutulmaya yüztutmuş bir vazi- yettedir. Onun yerine, batının batıl oyunlarıyla gençlerimiz kendi- lerini heder etmektedirler. Oyun oynadığını zanneden bu zavallı gençler ne hale düştüklerini çok çok sonraki zamanlarda anlaya- caklar. Olgun bir yaşa gelipte kendi videolarına bakan bu gençler “Yahu ben nasılda oynamışım köçekler gibi yazıklar olsun bana” diyerek içine düştüğü o gülünç duruma isyan eder…

 

SİNSİN

Geceleri ise başka bir şenlik başlar ki  buna “sinsin” denir. Sinsin için önceden kağnılarla harman yerine yakılması için çalı çırpı yığılır. Sinsin oyununda yanan ateşin etrafında insanlarımız bir halka oluşturur. Ustalar bunun özel havasını vurur ki, adeta gençler yerinde duramazlar. Ateşin etrafında çevreyi kollayan, sürekli de dönen bir kişiye, halka oluşturan insanlardan birisi karşıdan saldırıp, kovalar- ken yetişip vurmak ister. Artık ateşin başında dönerek meydan oku-   mak ona kalmıştır. Tekrarlanarak devam eden bu sinsin oyunu, gece- nin geç vaktine kadar uzar gider.

DÜĞÜNDEKİ SEYİRLİKLER

Eşeğe ters bindirilmiş birisi, arkası ve önünü kapatacak şekilde postlarla bağlanmış, bir takma sakal ve baş üstüne de bir leğen konulmuştur. Boynuna da kemiklerden oluşan bir gerdanlık takılır, eline bir def, yanına da bir zaar bağlanmış olarak, davul zurna eşliğinde, ıslık ve heyheyler arasında bir sürü hokkabazlık ve  cambazlıklar yapılırak düğünü şenlendiren gençler adeta sabahlara kadar eğlenirlerdi. Başka birisi değişik kostümler giyerek sırtüstü yere yatar. Yüzü bir eşarp ile örtülür kimse onu tanıyamaz. Her iki elleri de bir yapma bebek şeklinde donatılmıştır. Çalgıların havasına göre bu bebekleri öyle ustaca oynatır ki seyredenler hem hayret eder hem de kahkahalara boğulurlar ve daha niceleri…

Bir başkası, kervancı görünümünde devesiyle çıka gelir. Halk kervancıyı ortaya alıp oynatmaya başlarlar. O sıra devenin de oyna- maya başladığını görenler şaşırırlar. Derken deve, deveci ve oradaki seyirciler davul zurna eşliğinde hep beraber bir oyuna koyulurlar ki, zamanın nasıl geçtiğinin kimse farkına bile varamazlar.

Düğüne davetli gelenlere “okuntu geldi“ denir. Erkek tarafından “kına davarı” adıyla, davul zurna eşliğinde kız tarafına bir davar götürülür. Köy dışından gelen misafirler, düğün kahyası tarafından sabahlamak üzere evlere taksim edilir. Sanki ustalara yatmak yoktur. Gençler oyun ve halay için çağırırken, yetişkinler de bir fasıl geçmeleri için ustaları bölüşemezler. Cumartesi gecesi seyirlik oyunların, cezalı oyunların, halayların gırla geçtiği, kına töreninin de bu gece yapıldığı bir yoğun gece olur. Yine bu gece düğün evinden veya akrabalarının evinden gençlerin, tavuk, kaz, hindi ve  baklava sinisi kaçırmaları adetlerindendir. Ertesi günü erkenden kalkan ustalar, düğün evinden başlamak suretiyle, akrabalarının ve misafirlerin kaldığı evlerde davul çalarlar. Bunada “nöbet” denir, ev sahibi de bir miktar bahşiş verir davlcuya. Pazar günü tekrar toplanıp kız evine hareket edilir. Gelin almaya giden bu alay, kız evi tarafından “sâmen geliyor” diye karşılanır.

            Kız tarafı:

            Kız tarafında haliyle tatlı bir üzüntü bulunmaktadır. Gelin gidecek kız, düğüne bir hafta on gün kala akrabaları ve arkadaşların-ca son olarak evlere davetlere çıkar. Gelinin kız arkadaşları onu hiç yalnız bırakmazlar. Kız evi, çok yakın akrabalarına “yol” diye birer entarilik bir kumaş gönderir okuntu olarak. Diğer okuntu gönde- rilecek yerlere ise, akrabalık, yakınlık ve dostluk durumuna göre bir ila dört metre arasında değişen kalite ve ebattaki yol(metre işi elbiselik kumaş), “okuntu” olarak dağıtılır. Erkek tarafının, okuntularına karşılık geri dağıtacağı “dürüler”(yağlık, havlu, çorap, atkı, poşu, seccade, gömlek vb) hazırlanarak kızın sandığına konulur. Gelinin eksiği gereği o ana kadar zaten hazırlanmıştır. Misafirlere ikram edilecek yemekler yapılır, siniler bağlanır (baklava). Düğün günü  kadınlarca, oyun ve eğlenceler düğün bitimine kadar sürer. Cumartesi günü, erkek tarafından gelen üç dört kişilik “yenge” diye bilinen, adeta elçi konumundaki bu misafirlere, kız evi tarafından çok ağır ceza verme muamelesi sabahlara kadar sürer. Bu cezalar: su dolu kova içindeki demir parayı ağzıyla çıkarttırmak. Su dolu testi içindeki demir parayı değnek yardımıyla çıkarttırmak. Önüne atılan postun tüylerini saydırmak. Tabak içindeki çiğ yumurtayı soydurmak. Gece dışarı çıkartıp o soğukta yıldızları saydırmak. Yine gecenin o soğuğunda çeşmenin oluğundaki suya basmak. Kağnının iki tekerleği arasındaki mazıya sararak, tepeden aşağı yuvarlamak. Sâmen gelirken, kağnıyı piramit gibi dikip en zirveye kişiyi bağlamak. En huysuz ata veya eşeğe bindirip kovalamak ve küllükte ânandırmak gibi cezalar, sadece yengeye gelenlere uygulanmak üzere en belli başlı olanların- dandı. Bu cezaya gelemeyen yenge temsilcileri para vermek sure-tiyle ancak kurtulabilirlerdi. Kız evinin gençleri tarafından “zır zop” parası adıyla bilinen toprak bastı parası veya efelik, eşkiyalık anlamına gelebilecek olan bahşişi almadan köyün içine sâmeni bırakmazlardı. Bu husus her iki tarafın gençlerince, gurur ve üstünlük meselesi kabul edilip çok kavgalara sebebiyet vermiştir.

Cumartesi gecesi kız evinin misafirleri, kadınlar arası seyirlik oyunlar çıkarır, oyun havası olan türküler def eşliğinde söylenerek ikili ve dörtlü olarak oynarlar ve halay da çekerler. Def eşliğindeki tillilli, çekirge, mavilim, tivist, misket, Osman âbin evde mi, kuru fasulyenin kilosu yedi buçuktan, hey nâri, allılar ve muallim gibi türküler söylenerek oyunlar icra edilip, bu oyunlardan bazıları türkü- ler eşliğinde  oynanırdı. İşte bu türkülerden bazı örnekler:

 

TİLLİLLİ

                  Damdan dama ip gerdim,

                  İpekli mendil serdim.

                  Şu zalımın oğlunu,

                  Candan, yürekten sevdim.

                                            Tillili benim eniştem,

                                            Üzengisi gümüşten.

                                            Azıcıkta bana ver,

                                            Yağlıktaki yemişten.

                  Vur elini eline,

                  Koy beline beline.

                  Nişanlın gurban olsun,

                  Şıkgırdıyan eline.

                                            Çağırdın, sesini aldım,

                                            Eğildim fesini aldım.

                                            Bir babanın üç oğlundan,

                                            Beğendim birin aldım

 

ALLILAR

                  Allılar hop allılar allılar,

                  Allılar pasaklılar kirliler.

                  Allılar bunu kızdan saydılar,

                  Allılar hem zorlular pullular.

                                            Allılar pullu cember başında,

                                            Allılar galem oynar gaşında.

                                            Allılar yenile bir yar sevdim,

                                            Allılar on üç, on dört yaşında.

                  Allılar goyun gelir bellerden,

                  Allılar duramıyom dillerden.

                  Allılar yare gideyim dedim,

                  Allılar utanıyom ellerden.

                                            Allılar çayda kumu tartarlar,

                                            Allılar leblebiye gatarlar.

                                            Allılar güzel güzel gızları,

                                            Allılar çobanlara satarlar.

 

 

KINA  YAKMA

Düğünlerimizin en coşkulu ve yoğun olduğu anı Cumartesi gecesi yapılan kına yakma merasimidir.

Kız kınası: Gelinin gideceği günün bir önceki gecesinde yapılır. Oğlan evi tarafından donatılan çerezli, kınalı ve  hediyeli bir tepsi davul zurna eşliğinde bir çocuğun başında kız evine getirilir. Kadınlar türküler eşliğinde kızın yanına varırlar. Kız kınası daima içeride yapılır.

BAŞ ÖVME

Arkasından adet/“baş övme” faslına geçilerek gelinin kınası yakılır. Şöyle ki : Ortaya bir yastık konur ve gelin buraya oturur, her iki tarafına da baş öğmenin usta kadınları geçerler. Hazırlanan kına malzemeleri ve çerez sinisi getirilir. Baş öğmede ustalaşmış kadınlar tarafından gelin üç kez oturup kaldırılır, yastıktan bir ileri bir geri adım attırılır.Gelinin başına kırmızı bir poşu atılarak selavâta başlanır. Hep bir ağızdan :

 

                                    Verelim Peygamber aşkına

                                    Peygamber canına salavat,

                                    Sallallâhu Muhammed

                                    Muhammed’e salavat.

 

Bu sırada gelini ağlatmak için söylenen yas türküsü, anne başta olmak üzere herkesi ağlatır. Çok eski zamanlarda, her baş övmede mutlaka söylenen bir kına türküsü vardır :

 

                                    Ne güzel överler Sıratın yolunu,

                                    Önünde Muhammed ardında Ali.

                                    O da Mevlâ’mızın sevgili kulu,

                                    Olsa dünya Muhammed’e kalırdı,

                                    Derde derman bulsa, Lokman bulurdu.

 

                        Yeşil sancağı var , kara tuğu var,

                        Bir Muhammed derler, sultan beyi var.

                        Cennet’i âlâ da bir güzel evi var.

                        Olsa dünya Muhammed’e kalırdı,

                        Derde derman bulsa, Lokman bulurdu.

                                   

                                    Bizde güvaya hülle biçerler,

                                    Hallı halımızca, saçı saçarlar,

                                    Sıratın köprüsün ensen geçerler,

                                    Susuza konarlar, zem zem içerler.

                                    Olsa, dünya Muhammed’e kalırdı,

                                    Derde derman bulsa, Lokman bulurdu.

 

                                   

                        Al yeşil bayrağın almış eline,

                        Almış, Hasan’la Hüseyin’i yanına.

                        Çağrışıp gelirler mahşer yerine.

                        Olsa, dünya Muhammed’e kalırdı,

                        Derde derman bulsa, Lokman bulurdu.

                                                                      

                                    Susuzları parmağından kandırdı,

                                    Elli vakit namazı beşe indirdi.

                                    Nice dinsizleri, dine döndürdü.

                                    Olsa, dünya Muhammed’e kalırdı,

                                    Derde derman bulsa, Lokman bulurdu.

 

                        Cennet’i âlâda üç ırmak akar,

                        İkisi bal akar, birisi süt akar,

                        Muhammed çıkıp seyrana bakar.

                        Olsa, dünya Muhammed’e kalırdı,

                        Derde derman bulsa, Lokman bulurdu.

 

                                    Başının kisbeti, deve yününden,

                                    Elinin asası hurma dalından.

                                    Salınıp geliyor Kabe yolundan.

                                    Olsa, dünya Muhammed’e kalırdı,

                                    Derde derman bulsa, Lokman bulurdu.

                                                          

                        Kırk ayak merdiveni var, çık basak basak,

                        İçinde oturur peygamber Musab,

                        Ellerde okunur hep ayeti Musaf.

                        Olsa, dünya Muhammed’e kalırdı,

                        Derde derman bulsa, Lokman bulurdu.

                                    Ayağına giymiş nurdan nalini,

                                    Gelir has bahçeye salini salini,

                                    Biri Asiye, biri Meryem gelini.

                                    Olsa, dünya Muhammed’e kalırdı,

                                    Derde derman bulsa, Lokman bulurdu.

 

                        Huriler melekler kınasın özer,

                        Hasan’la Hüseyin okuntu gezer,

                        O’nun eksiğini Hak kendi düzer.

                        Olsa, dünya Muhammed’e kalırdı,

                        Derde derman bulsa, Lokman bulurdu.

 

Not: Bu kına türküsünü çevremizde en güzel bir şekilde söyleyen ve derlemesini yaparak, günümüze kadar gelmesine vesile olan değerli büyüğümüz Hacı Kamer Doğan’dır. Köyün bütün kadınları kendisine müteşekkirdirler.

Yukarıda söylenen bu güzelim kına türküsü, şimdilerde pek söylenmez değil, hemen hemen hiç söylenmez olmuştur.

Çünkü her şeyde olduğu gibi, düğünlerimizde de eskiye rağbet kalmamış ve değerli olan her adetimiz gibi bu da kıyısından köşesinden çekiştirilerek bir kenara atılmak istenmiştir. Bunun yerine ise aşağıdaki şekliyle söylenen kına türküsü kullanılır olmuştur. Gün gelecek onun da pabucu dama atılacaktır elbet.

 

                                    Çattılar ocak taşını,

                                    Gurdular düğün aşını.

                                    Çağırın gelinin bey gardaşını.

                                    Gız anam gınan gutlu olsun,

                                    Al, yeşil, ağzın datlı olsun.

 

                        Atladı çıktı eşşiği,

                        Sofrada galdı gaşşığı,

                        Büyük evin yakışığı,

                        Gız anam gınan gutlu olsun,

                        Al, yeşil, ağzın datlı olsun.

                                                          

                                   

                                    Baban pazara vardı mı?

                                    Alın yeşilin aldı mı ?

                                    Şu da kızımın dedi mi?

                                    Gız anam gınan gutlu olsun,

                                    Al, yeşil, ağzın datlı olsun.

 

                        Elimi sohdum astara,

                        Elimi kesdi destere,

                        Mevla'm iyi günler göstere,

                        Gız anam gınan gutlu olsun,

                        Al, yeşil, ağzın datlı olsun.

           

Bu kına türküsünün bir başka versiyonu da şu şekilde dile getirilir:

 

                                    Bismillâh diyelim kınaya          

                                    Çağırın gelin anaya,

                                    Yan yana ağlaya

                                    Al yeşil kınan kutlu olsun        

                                    Orada dirliğin tatlı olsun.

                                                          

                        Çattılar ocak taşını

                        Kurdular düğün aşını

                        Çağırın kızın kardaşını

                        Al yeşil kınan kutlu olsun

                        Orada dirliğin tatlı olsun.

                                                            

                                    Ekini uzattım astara         

Elimi kesti testere,

                                    Mevla’m şirinlik göstere         

                                    Al yeşil kınan kutlu olsun

                                    Orada dirliğin tatlı olsun.

                                   

                        Asbap yuduğum taşlar

                        Gölgelendi ağaçlar

                        Bakın ağardı bu saçlar,

                        Al yeşil kınan kutlu olsun

                        Orada dirliğin tatlı olsun.

 

                                    Ana hamama vardın mı?

                                    Yunduğum yeri gördün mü?

                                    Ana kadrimi bildin mi?

                                    Al yeşil kınan kutlu olsun

                                    Orada dirliğin tatlı olsun.

 

 

                        Baba pazara vardın mı?

                        Ayağıma nalin aldın mı?

                        Ekmeğini tuza bandın mı?

                        Al yeşil kınan kutlu olsun

                        Orada dirliğin tatlı olsun.

 

Gelinin eline kınası vurulur. Sonraki zamanlarda ise gelinin avucuna bereketi simgeleyen demir para veya altın konularak kına yakılmaya başlandı. Sonrada kız arkadaşlarının kınaları vurularak, sırayla çerezleri dağıtılır. Arkasından def eşliğinde  yorulup usanın- caya kadar oyunlar oynanır. Artık gecenin geç vaktinden sonra kadınlar dağılırlar sadece gelinin kız arkadaşları yanında kalarak sabahlanır.

Erkek kınası:

Kız evi de kendine göre bir kına tepsisi hazırlar. Cumartesi gecesi davul zurna eşliğinde bir kişinin başındaki tepsi erkek evine getirilir. Dışarıda bir masa önünde sağdıçın yaptığı konuşmadan sonra, akrabalarının para takısının ardından kına damadın sağ eline yakılarak bir mendille bağlanır. Bu esnada sağdıç damadı, arkadaş-  larının toplu iğne batırmasına karşın korumaya çalışır. Damatla sağdıçın oynamasından sonra topluca oyunlar sürer de sürer.

 

GELİN GETİRME

Sabah erkenden gelinin eşyaları dışarı düzlenir. Sandığının üzerine bahşiş almak için bir çocuk oturtulur. Gelinin duvağı giydiri-lir, ayakkabısını giyerken içine bereketi simgeleyen bir miktar para konulur. Erkek kardeşince kırmızı kuşağı bağlanır, ağlaşarak son vedalar yapılarak helâllaştırılır. Erkek kardeş tarafından “gardaş yolu” adıyla bir bahşiş alma adeti de bu arada yerine getirilir.

Sâmen artık kız evinin önündedir. Kız tarafının gençleri, bay- rak taşıyan kişiye “bayrağın pirini” sorar, bilirse ne âla, bilemezse işte o zaman  bayrağı elinden alıp cezalandırılır…O zamanlar bay- rağın pirini sormak adettendir. Bu pir ise şöyle söylenir:

 

                    Hey helledi helledi,

                    Minare başını salladı.

                    Minarenin başındaki

                    Topal karıncayı kim nalladı?

                    Allah Allah İllallah,ver Muhammed Mustafa’ya selavat

                    Sallallahu Muhammed…

 

            Bu dünyanın varı kim,

            Has bahçanın gülü kim

            Sana soruyom arkadaş,

            Abdullah’ın pîri kim? 

            Allah Allah İllallah, ver Muhammed Mustafa’ya selavat

            Sallallahu Muhammed…

 

                    Bu dünya yoğ iken,

                    Cümle alem su iken.

                    Ağaçlar kalem iken,

                    Bayrağı kim eğirip, kim dokurdu?

                    Allah Allah İllalah,ver Muhamed Mustafa’ya selavat

                    Sallallahu Muhammed…

 

Bu suallerin cevabı şu şekilde verilirdi:

 

                    Hey helledi helledi,

                    Minare başını salladı.

                    Minarenin başındaki

                    Topal karıncayı Sultan Süleyman nalladı.

                    Allah Allah İllallah,ver Muhammed Mustafa’ya selavat

                    Sallallahu Muhammed…

 

            Bu dünyanın varı Allah,

            Has bahçanın gülü Resulûllah.

            Abdullah’ın pîri,Abdulmuttalip gâzi

            Allah Allah İllallah,ver Muhammed Mustafa’ya selavat

            Sallallahu Muhammed…

 

                    A kağıt üstüne de yazarlar yazı

                    Bayrağın pîrini sorarsan, Abdulmuttalip gâzi

                    Ağacı çavdar ağacı, şalvarlâsı koç boynuzu,        

                    Fadime anamız eğirdi, Emine anamız dokurdu.

                    Verelim onlar aşkına, peygamber canına,

                    Allah Allah İllallah, ver Muhammed’e selavat

                    Sallallahu Muhammed…             

                                    

Kız evinin önünde sıkılan silahlar eşliğinde  bir halay çekilir.  Bu arada gelin artık gitmek için hazırdır. Gelin, ağlaşmalar arasında erkek kardeşleri, yoksa amcaları, o da yoksa dayıları tarafından erkek tarafına teslim edilir. Gelinin gelinliği genellikle yanar dönerli, bazen açık mavi, bazen de açık yeşil olan kadifeden olur. Fesi giydirilip, baştan itibaren kırmızı bir poşuyla örtülür. Bandana biçiminde başa bir bant bağlanır, buraya gelinin tüm altınları takılır, bu banda püsküller ve horoz tüylerinden oluşan renk, renk demetler sokulur. Alın tarafına gelen yere de yuvarlak bir ayna takılır. Mevsimine göre, at, at arabası, varsa traktör gibi binitlere bindirilerek gelin uğurlanır. Kız evinden tabak, çatal, kaşık, bıçak gibi malzemelerin çalınması da ihmâl edilmez. Gençlerce, bahşiş için gelin alayının önü kesilip para- lar alınır.

Gelin daha eve gelmeden caminin etrafında gezdirilip duala-nır, sonra evine getirilir. Bir delikanlı tarafından eşyalar içinden bir yastık alınır, doğruca damada götürür ve bahşişini alır. Bu sırada damat, dam başından olanları seyretmektedir arkadaşlarıyla. Gelin indirilmeden önce kaynana ile kayınbabayı davul zurna eşliğinde güzelce bir güreştirirler, bilerek kayınbabayı da alta getirip yere düşürürler. Bu arada silahlar, ıslıklar zılgıtlar ve heyheyler gırla gitmektedir. Gelin attan inmez, kayınbaba ve kaynana geline, inek, tosun, tarla, bağ gibi herhangi bir bağışta bulunur ve attan indirirler. Kadınlar tarafından bir tabak içinden kimi buğday, kimi şeker, kimileri de bozuk paralar olmak üzere gelinin başından itibaren serperler. Yine kadınlarca çömlekler kırılır, dış eşikte saç üstündeki ibriği ayağı ile devirmesi sağlanır, keserle bir çiviyi üst eşiğe çakıp, kapıya yağ sürdükten sonra kucağına bir erkek çocuğu verilerek gelini içeriye alırlar. Gelini bir sandalyeye oturtup, ayakkabısını bir çocuğu çıkarttırırlar. Ayakkabı içindeki para da çocuğun olur. Ardından damadı içeri alıp, birer bardak şerbetten sonra damat dışarı alınır ve arkadaşlarınca ayrılmış olan yerine götürülür. Misafirlere düğün bitim yemeği verilir ve artık düğün bitmiştir.

DAMAT BAŞI

Sağdıç ve arkadaşlarınca damatın banyosu ve tıraşı yaptırılır. Akşamdan itibaren gençler damatın olduğu evde toplanırlar. Sağdıç çok uyanık olmak zorundadır. Çünkü damadın kendisini veya eşyala-rından birisini kaçırıp saklayarak, sağdıcı cezalandırırlar. Çeşitli oyun ve eğlencelerden sonra yatsıya doğru, damadın babası ve yakın-ları hocayla çıkagelirler. Bir tepsi içinde çerezler, damat ve sağdıcın giysileri ve arkadaşların hediyeleri getirilir. Hoca, güzel bir nasihat ve tavsiye konuşmasından sonra kıbleye doğru yönelip ayakta olarak dualar. Hep birlikte camiye gidilir, cami-namaz çıkışından sonra salavatlarla erkek evinin önüne getirirler. Salavatlayan gençlerin arasından aniden damat eve doğru koşmaya başlar. Yetişebilenlerce damat hırpalanır, hatta iğnelenir, artık damat gerdek evindedir. İçeride ise kız evinden gelen bir kadın, gelinle beraber damadı beklemektedirler. Damatla gelini tanıştırır oradan ayrılır.

 

DUVAK AÇMA

            Düğünün ertesi günü öğleye doğru merasim yapılır. Konu komşu, akraba ve yakınlar davet edilir. Sonra erkeğin yakını olan kadınlar tarafından duvak açma merasimi yapılır. Önce mevlüt ve dua okunduktan sonra giyindirilmiş olan gelinlik üç kez açılıp kapatılır ve duvak küçük bir kız çocuğu tarafından tamamen açılır. Gelin herkesin elini öper ve tatlı ikramı yapar. Herkes hayır dua ve temennilerde bulunarak takı veya para ile bu sevince ortak olurlar. Bir hafta sonra gelin ve damat kız evine el öpmeye giderler. Daha sonra da yakınlık durumuna göre evler ziyaret edilir eller öpülür. Giderken “dürü” denilen hediyelerle gidilir, onlar da geline bir harçlık verirler. Yeni gelin, bir hafta on güne kadar kayın babasının yanında konuşmaz, izin verilmeden de oturamaz. Sorulara başıyla veya çok kısık bir sesle cevap vermek durumundadır. Sofraya en son oturur, en erken kalkar. Ailenin oturduğu odanın kapı önünde ayakta izin verilinceye kadar bekler, en son o yatar, en erken o kalkar. Kalk- masıyla ocağı yakıp sıcak suyla kaynana ve kayınbabanın abdestini elinde peşkirle aldırır, bunu yapmasa kaynananın/kayınbabanın gaza- bına uğrar. Artık evin tüm işleri onu beklemektedir. Bütün emirler hep onadır.

            Burada bir özeleştiri yaparsak :

 

Gelin, o eve sanki gelin gelmemiş, adeta bir hizmetçi, bir köle gelmiştir. Onun seçme hakkı yoktur, sadece efendiler ona buyurur… Gelinin artık  o evde, eli ileride dirseği geridedir. Attığı her yanlış adım onun felâketini hızlandırır. Bağımsız yaptığı her işte korkak ve ürkektir. Kendi başına mecburiyetten bir iş  yapmışsa, “niye onu şöyle/böyle yapmadın?!”, yapmamışsa “sen bu evde değil miydin?! Niye yapmadın?!” gibi sorularla hem rencide edilir, hem de büyük bir moral bozuntusuna uğratılır.

Bu bir alın yazısı değil, kompleks içerisindeki kaynana ve kayınbabanın haksız birer güç gösterisi, zavallıya karşı egemenlik   taslamasındandır…

İşte Anadolu erkeğinin kadına bakış açısı... Tâ İslamiyet’ten önceki cahiliye insanlarının anlayışlarıyla örtüşmüyor mu? Yani şimdi bile insanların gözünde ikinci sınıf konumunda değiller mi? Ne yazık ki, ne yazık…Bu hassas, hassas olduğu kadar da çok derin in- celenmesi gereken, tüm Anadolu insanımızın ortak sorunudur. Bu konuya duyarsız kalındığındandır ki; çok ocaklar ufacık bir mese-leden dolayı ya dağılmış, ya da yıkılmışlardır. Acı ama gerçekte budur… Burada bu konuyla ilgili bir örnek vermek gerekirse:

Yaz mevsiminin yorucu, yorucu olduğu kadar da bunaltıcı sıcaklarında, köyümüzün insanları kadın erkek tarlalarda iş yapmak-talar. Çalışma şartları aynı olan bu insanlar akşam eve dönerler. Her evde at arabası olmadığından, işe gidip gelmeler eşek sırtında ger- çekleşir. Yine çoğu evlerin kişi başına eşek sayısı yeterli olmadı- ğından kişilere terkileşmek veya  yürümek düşer. Kadınlar fiziki yapılarının, ahlaki anlayışın ve adetlerin gereği terkileşerek (ikili olarak) eşeklere pek binemezler. Kadınlara yürümek, erkeklere ise hayvanlara binerek gitmek düşer. Eve gelende akşam yemeği hazır- lamak, inekleri sağmak, yoksa evin suyunu getirmek, çocukların susturulması emzirilmesi hepsi de kadınlarımıza yıkılırdı. Bu da yetmez, çocukların bez ve beleklerinin yıkanıp serilmesi, bulaşıkların yıkanması, sütlerin pişirilip yoğurt yapılması, sabahki iş için azık hazırlanması, çocukları uyutup yatakların serilmesi…

Sabah erkenden uyanıp inekleri sağmak, varsa bahçenin gölünü koyurmak, yatakları toparlayıp bebeklerin altını üstünü hazırlamak, olan sütleri pişirerek tarlaların yollarına düşmek… Tarlada ise yine eşit şartlarda çalışmak.

Evet, belkide daha eksik yazdığım bu gerçek çalışma sahneleri, yaşları ellilerin üzerindeki insanlarımızın şahit oldukları gündelik olağan işlerdendir. Bu sadece bir bölümün bir örneğidir. Varın sizler yıl içerisindeki tüm alanlardaki olanları düşünün… Tarafsızca yorumlamak sizlere ait.

Bu örneklerdeki kadınlar, hepimizin anaları, bacıları, gelinleri kızlarıdır. İstisnasız onlar bu çileleri hep birlikte çekmişlerdir. Şimdi hangi vicdan, bu adaletsiz, adaletsiz olduğu kadar da zalimane olan bu uygulamaya sessiz kalabilir? Nasıl acımasız davranabilir ki? Bırakın İslamlığı da insanlığa sorun? Bu aciz, nazik, ince, latif ve emanet olan bu kadınlara, çektikleri onca çileleri hakkaniyet ölçüleri içerisinde hangi vicdan sahipleri rıza gösterebilir?..

Daha bu kadınlardan ne anlayış bekleyebiliriz ki? Bunca ağır işleri arasında elbette eksikleri, hataları olacaktır. Burada da sopa dev reye girer. Sanki o ayrı dünyaların insanı…Sanki bu çekilmiş ve çe- kilecek çileler onun kaderi… Sanki bunlar erkekler için gönderilmiş işkence köleleri…Sanki ruhsuz, hissiz olan bu kadınlar, erkeklerin eğlence metâları…Daha buna benzer sayfalar dolusu cümleleri yaz- mak mümkündür bu konuda…

Bu onlar için Allah’ın yazgısı değildir. Çünkü Allah hiçbir kuluna haksızlık ve zûlüm yapmaz. Bu ortamları hazırlamak sadece bizlere aittir…Ortadan kaldırmak da yine bizlere ait olacaktır. Dertler bitmez, biz yine konumuza dönelim…

            Halaylarımız:

            Nişan ve düğünlerimizin vazgeçilmezlerinden olan halaylar, kökü çok eskilere dayanan bir folklor zenginliğimizdir. Bizlere kim- lerden, nasıl, neden, ne zamandan beri kaldığına dair hiçbir bilgi yoktur. Halaylar ve çeşitli halk oyunları, belli bir neşe, sevinç veya coşkunun sonunda ortaya çıktığı bilinmektedir. Her milletin, her toplumun, her kavmin kendilerine has sevinçleri ve sonunda  ortaya çıkan oyunları da ayrı ayrı olmuştur.

Bizim de kendi yöremize ait olan halaylarımız bizleri yansıt-maktadır. O erkeksi oluşu, vakur ve mağrur duruşu…Sayıdaki ve zamandaki özgürlüğü, hâl ve hareketlerdeki zerafeti, birbirlerine kenetlenerek birlik ve beraberliği, ağırdan başlayan ağarlamasıyla, ağır başlı ve alçak gönüllüğü ifade eder. Böyle bir durumun sergi- lenmesi gerçekten seyredilir ve kişileri bir doyuma ulaştırır.

Genelde erkeklerin, bazen de coşkunun doruğa çıktığı zamanlarda kadınlarımızca da çekilen bu halaylarımız, şimdilerde kendini arayan erkekleri beklemektedir. Bu güzelim adetlerimizin yerini, ne idüğü belli olmayan  oyunlar  doldurmuştur. Kadın olsun erkek olsun düğünlerde gözler hep onu, yani halayları aramaktadır. Şu an biraz bilenler var, korkarım ki kısa zamanda bilenleri dahi kalmadan, sadece isimleri kalacaktır. Her şeyin yozlaşmaya yüz tuttuğu bu zamanda, galiba tüm adetlerimiz de yozlaşacaktır… Halaylarımızın gelişi belli olmadığı gibi, gidişi de belli olmadan kaybolacak gibi gözükmesi hepimizi üzmektedir…

Bu halaylar bazen yerel türküler eşliğinde icra edilir. Örneğin ağarlama  halayı çekilirken:

 

 

AYIN IŞIĞI

                                    Bu gün ayın ışığı

                                    Elinde bal kaşığı.

                                    Gine nerden geliyonda

                                    Mahlenin yakışığı.

 

                                    Vay nerdesin nerdesin ?

                                    Galdır camın perdesin.

                                    Diyeceğim çoğammada

                                    Pek galabalık yerdesin.

                                                                      

                                    Karşıdan geçti gelin

                                    Elinde desti gelin.

                                    Sallan boyun göreyim

                                    Gençliğim geçti gelin.

 

                                    Vay ne olur ne olur

                                    Sevda sırınan olur.

                                    Gözdür alemi gezer de

                                    Gönül birinen olur.

türküsü, içinde bilen bir oyuncu tarafından söylenir. Söylendikçe de halay hareketlenir ve coşku başlar. Yine bir başka halay çeşidinde ise şu türkü söylenirken oyuncuların haricinde olanlar dahi sanki kendini halayın içinde hissederler :

FADİME

                                   Oy Fadime Fadime,

                                   Yedin, canımı yeme.

                                   İki lâfın birisi,

                                   Seni alacağam deme.

                                               Oy nereye nereye ?

                                               Koyun inmiş dereye.

                                               Seni çoban tutsunlar,

                                               Bizim köyün sürüye.

                                   Pencereden baktın kız,

                                   Hatırımı yıktın kız.

                                   Şu mahalle içinde,

                                   Ne cilveli çıktın kız.

                                               Kerpiç kerpiç üstüne,

                                               Şu kerpicin aslı ne.

                                               Kızlar saray yaptırmış,

                                               Su yolunun üstüne.

                                   Portakalı soyamadım,

                                   Tadına doyamadım.

                                   Çok memleketler gezdim de,

                                   Senin gibisin bulamadım.

 

Halaylar, düğündeki tüm insanlar tarafından bitinceye kadar seyredilir. Kadınlar pencere veya balkonlardan, diğer çocuk ve kişiler de evin önündeki boşluğu doldurarak seyredip coşarlar. Oyun-cular adeta kan ter içinde kalırlar...

“Çekirge” oyunu oynanırken dört kişilik bir grup olur, halaya yavaştan başlanır, türküsüne geçildiğinde eller omuzlara konur, nakaratlar bölümünde ise; ikili olup karşılıklı olarak eller havada hızlı bir şekilde birbirlerine vurulur. Bu çok hareketli ve yorucudur. Türküsü ise:

 

                                          

ÇEKİRGE

                           Çekirgenin alayları

                           Yörüdü yörüdü, yörüdü yörüdü.

                           Yüreğimde yağ kalmadı,

                           Eridi eridi,eridi eridi.

                           Sevdiceğim küçücüktü,

                           Böyüdü böyüdü, böyüdü böyüdü.

                          

                           Çekirge çekirge, ağri de  buğri çekirge çekirge

                           Sivri de butlu çekirge çekirge,çekirge çekirge.

                          

                           Çekirgeyi sürüverdim

                           Yazıya yazıya, yazıya yazıya.

                           Ot komadı koyun ile,

                           Kuzuya kuzuya,kuzuya kuzuya.

                           Hay eyledim tavşan ile,

                           Tazıya tazıya, tazıya tazıya.

                          

                           Çekirge çekirge, ağri de buğri çekirge.

                           Sivri de butlu çekirge çekirge, çekirge çekirge.

 

 

HOPBARİLAM

 

                           Hopbarilâm kağnıyı kayışladım,

                           Hopbarilâm,elmayı da dişledim.

                           Hopbarilâm, dibinde de kışladım.

                           Nişanlımın mendilini, hopbarilâm,

                           Gümüşünen işledim hopbarilâm…

 

                           Hopbarilam elinde desdi güzel,

                           Hopbarilam garşıdan geçdi güzel.

                           Hopbarilam bir öptüm bir dişledim,

                           Hopbarilam havasım geçdi güzel.     

 

            Halaylarımızın çeşitleri ise şöyledir: Ağarlama, yanlama, Fadi me, ikileme, üçleme (üç ayak), Arap halayı, hoş bilezik, hopbarilam ve  çekirge…

Son Güncelleme: Çarşamba, 01 Nisan 2015 17:16
 

Sadece üyeler yorum yazabilir. Yorum yazabilmek için giriş yapın ya da kayıt olun.

KULLANICI GİRİŞİ



KİMLER ÇEVRİMİÇİ

Şu anda 51 konuk çevrimiçi

İSTATİSTİKLER

Üyeler : 201
İçerik : 280
Web Bağlantıları : 6
İçerik Tıklama Görünümü : 382808
Template Design ah-68 | Copyright © 2014 by selamli.com | Yönetici